11/11/2009 - Kutsal Devlet
Çağları aşıp bugünün zamansallığında ömür tüketen insan, var olduğu ilk zaman diliminden buyana hep bir şeyin peşindedir. Bu onun asli karakteri, kimliği ve arayışının temel konusu olan özgürlük olgusudur. Adım adım kendini aramaya çıkan bu meçhul yolcu, kendisini ararken sanki ebedi bilgisizliğin lanetine uğramış, belleğini yitirmiş ve kendi yanılsamalarının tutsağı olmuştur. Dünyanın çamuruna bulandığı andan itibaren idrakin saf ışıltılı halini yitirerek değerlerden arındırılmış olgular okyanusunda pusulasız bir gemi gibi dönüp dolaşmakta ve bir kara parçasına ulaşma umuduyla kürek çekmektedir. Tereddütlerinin esiri olan ve med-cezirler yaşayan insan iradesinin ürkekliğinin bu durumun şaşkınlığıyla, sahip olduğu tasavvurları yüzeysel formlara hapsederek kendisine karşı daha da yabancılaşmıştır. Hangi karanın, hangi iklimin ve hangi düzenin parçası olmak konusunda idealleri ve çabaları yetersiz olan insan, idealize edilmiş sanal atmosferlerde yaşamı solumaya devam ederek, kendi yarattığı bu karmaşanın sınırlarını aşma hususunda trajik bir kötümserliğin pençesine düşmüştür. Tutkularının karanlıklarına gömülerek ne doğduğunu, ne yok olduğunu, ne etkinleştiğini ve ne de özgürleştiğini hissedemez hale gelen insan, ona reva görülen aşağılamalardan, tükürüklerden yüzünü gizleyemez bir şekilde sahip olduğu umudu da susturarak zillete boyun eğmiştir. Ancak zaman zaman bilinç girdaplarında kurtuluş umuduyla çırpınıp ve göz boyayıcı hayallerle avunup, bilgisizliğinin gözlerine örttüğü bağları açmaya çalışan insanoğlu ne yazık ki gerçek mana da amacına ulaşamamıştır. İnsan amacına ulaşamamıştır. Belki de hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Yaratılan düzenin etrafında seyreden kaotik durum ve çaresizliğe mahkûm olmuş insanoğlunun patetik dramı… İnsanoğlunun dramı kuşkusuz üzerinde düşünülmeye değerdir. Ancak Foucault’un dediği gibi ‘’insanoğlunun kendisinin yaptığı şeyleri ve içinde yaşadığı dünyayı hangi koşullarda sorunsallaştırdığını tanımlamak kolay olmasa gerek.’’ Buna paralel olarak içinde bulunduğumuz zaman diliminde ‘’ bizi kuşatan olgusal sınırları aşmak ve zincire vurulmuş irademizi kurtarmak nasıl mümkün olacaktır’’ diye peş peşe sorulacak sorulara cevap aramak ta kolay olmasa gerektir. Maalesef bizler tarihten tevarüs etmiş olgular yığının ağırlığı altında debelenmekte ve yaşadığımız sistemin karşımıza çıkardığı sorunlarla boğuşmaktayız. Fakat çabalarımız yetersiz kalmaktadır. Bu sorunları aşma hususundaki iradi yetersizliğimiz, bizleri boş bir tekrar (fotoloji) haline gelen teorilerin kıskacında, zihinsel tutuculuğa müptela kılmıştır. Gerek entelektüel gerekse de pratik düzlemde nihai bir sonuca ulaşamayan bizler, özgürlüğümüzü yitirerek, bizi çepeçevre kuşatan hâkim sistemlerin öngördüğü sınırlarda yaşamaya mahkûm edilmişiz. Oysaki insanlık onurunu ayaklar altına alarak kendisine sadık köleler yaratan ve haklarını gasp ettiği insan kitlelerine hükmeden her türlü sistem karşısında, baskı ve zorlamayı reddeden bir arayış içerisinde olmak gerekir. Bilfiil içinde yaşadığımız sistemin zulmüne uğramış bizler, her şeyden önce bu iradi duruşu göstermek ve çabalarımızı daha ileri boyutlara taşımak zorundayız. Çünkü yeryüzü arazisinde sınırlar çizip ve üzerinde hâkimiyet alanları tesis eden insanoğlu, kutsal bir hüviyete büründürerek somut hale getirdiği devletler sistemi içinde bedenleri ve ruhları tutsak edilmiş insanımsı nesneler yaratarak tanrılık iddiasında bulunmuştur. Bu bağlamda olgusal gerçekliğini göz önünde bulundurarak, bizler üzerinde pratikleriyle varlığını hissettiren bu siyasal sistemlerin biçimsel özelliklerini çözümlemek ve tanımlamak oldukça önemlidir. Bilindiği gibi tarihi yorumlayan teorilerin çeşitliliği, elde bulunan veriler üzerinde yapılan yorumları çok farklı noktalara taşımıştır. Siyasal sistemler analojisini ortaya koyan felsefi mülahazalar da bu teorilerin kıskacında şekillenmiştir. Bu realite kuşkusuz çok geniş boyutlu tartışmalara yol açmaktadır. Ancak bizim yazımızın konusu bu tartışmalar değildir. Bizim tarih perspektifinden göstermeye çalışacağımız örnekler daha çok kutsallık kavramıyla iç içe geçmiş siyasal pratiklerin yansıması şeklinde olacaktır. Daha çok iki boyut üzerinde duracağız. O günün siyasal sistemlerinin merkezinde olan ‘’tanrısal lider figürü ve tapınak sistemleri”ni genel hatlarıyla irdelemeye çalışacağız. Sorunsallığını insan kaynaklı oluşundan alan ve bizleri kendi bünyesinde öğüten siyasal sistemler, dayanak noktalarını bir şekilde somut hale getirme ihtiyacı hissetmişlerdir. Meşruiyet sorununu ortadan kaldırmak amacıyla çeşitli biçimlerde ortaya çıkmışlar ve hâkimiyetlerini tesis etmişlerdir. Bu çerçevede tarih sahnesinde ortaya çıkan medeniyetleri kronolojik olarak incelediğimizde; Sümerlerden başlayıp diğer Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin tecrübî aktarımıyla Anadolu, Grek ve Roma üzerinden şekillenen sistemli bir devletler yapısından söz edebiliriz. Kadim bir kültürel ve siyasal birikimin mimarı olan bu medeniyetler, tarihsel hafızanın kodlarını oluşturdukları gibi günümüz sistemleri için arketipsel örneklik teşkil ederek varlıklarını hala hissettirmektedirler. Dinsel, siyasal ve kültürel boyutlarda bunların varlığı bugünde devam etmektedir. Antikite çalışmalarında bulunan birçok kişi doğu ve batı medeniyetlerini mukayese ederken, bazı noktalarda farklı görüşler öne sürse de dönemsel açıdan öne çıkan yegâne ortak unsurun din olduğu konusunda hem fikirdirler. Din sosyal hayatın, siyasal hayata kadar varlığını bariz bir şekilde ortaya koymuş ve o çağın insanının pratiklerini belirlemiştir. Siyasal alanda Din’in hissedilir biçimde kendini göstermesi, devleti tanrısal bir otorite olarak ortaya çıkarmış ve bu otoriteyi hesap sorulmayacak kutsal bir dokunulmazlığa büründürmüştür. Dünün arkaik devlet biçimleri varlıklarını kendi koşullarında kutsal öğelerde ifade ederken, antik tabularla da hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Devlet denen aygıtın etrafında seyreden bu kutsallık görüngüsü, kitlelerin kodifiye edilmesinde çok önemli bir işleve sahiptir. Tabi burada toplumsal hayatın vazgeçilmez unsuru olan din, biçimsel değişime uğratılarak iktidar düzeneğinin elinde araçsallaştırılmış ve meşru bir siyasal dayanak noktası olarak kullanılmıştır. Tanımlamalarla başlayarak teolojik bir algı üzerinde inşa edilmeye çalışılan bu siyasal sistemin, aslında antroposentrik (insan merkezli) hürriyetini kendisine uygun bir teoloji içinde formüle ederek yeni bir form yaratmıştır. “Bu ilk yönetim biçimi, tanrısaldır yani teokratiktir ve bu inayet için hesap sorulmaz.”(1) Örneğin bu toplumlarda öne çıkan lider tipolojisini inceleyecek olursak bunlar daha çok mitolojik karakterleriyle öne çıkan tanrısal güce sahip insanüstü varlıklardır. Bu toplumlarda “liderin kutsallığı çok çeşitli biçimlerde ilan edilmiştir. Ona “ülkenin kralı” veya “evrenin dört bölgesinin kralı” deniyordu, bunlar başlangıçta tanrılar için kullanılan sıfatlardı. Tanrılarda olduğu gibi, kralın da başının çevresinde doğaüstü bir ışık parıldıyordu. Kral daha doğmadan önce tanrılar onun yazgısını hükümdarlık olarak belirlemişti. Kral tanrının oğlu olarak görülürdü. Kral tanrının “temsilcisi” tanrı tarafından dünya da adalet ve barışı kurmak üzere göreve çağrılmış “halkın çobanıdır”. Kral tanrıyı temsil ediyordu, bu da arkaik kültür aşamalarında bir anlamda temsil ettiğiyle aynı olmasını da getiriyordu. Kral, insanlar dünyası ile tanrılar dünyası arasında bir aracı olarak, kendi kişiliğinde iki var oluş biçimi; tanrısal ve insani var oluş biçimleri arasında ritüel düzeyde bir birliği gerçekleştiriyordu. Kral, bu ikili doğası sayesinde, hayatın ve bereketin yaratıcısı olarak kabul ediliyordu”(2) Bu algısal zeminde yeşeren kültsel karakter, hayatın her alanında üstünlüğünü kanıtlamış “bilge kişilik, yüce komutan, başrahip, vatanın sahibi” gibi çeşitli unvanlar ve simgelerle formel mekanların, tapınakların ve meydanların vazgeçilmez unsuru olarak görünürlülüğünü ortaya koymuştur. Bunların yanı sıra kitlesel bağlılığın ve itaatin güvence altına alınması için kahramanlık destanları, vecizeler ve kutsal marşlar mizansenleriyle tertip edilen özel günler, bayramlar, halk kitlelerinin törensellik atmosferinde icra ettiği ritüelimsi ayinler de bu siyasal fetişizmin vazgeçilmez kutsallığının birer parçası olarak karşımıza çıkarlar. Paganizmin expressif (dışavurumcu) biçimini gösteren bu tutum, hiç şüphe yok ki, dönemsel açıdan kabul görmüştür. Özellikle Roma döneminde öne çıkan bu apotheostik(tanrısallaştırma) durum, dönemin siyasal paradigmasının kodları arasında varlığını sürekli korumuştur. Günümüz açısından da bu durum varlığını farklı şekillerde sürdürmeye devam etmektedir. Diğer bir husus ta, “o günün dinsel dehası, pragmatizmiyle, istenen sonucu alma yönündeki arayışıyla, aile, topluluk, vatan gibi özellikle de organik toplulukların “kutsallaştırılması” ile sivrilir. Bu dinselliğin toplumsal niteliği “ itaat” kavramıyla ifadesini bulmuştur. Tanrıya itaat, topluma itaat, devlete itaat… Bunun zıddı olan itaatsizlik canavarca, doğal düzene aykırı bir davranışla eş değerlidir ve suçlu, bu kirlenmenin kefaretini kendi ölümüyle ödemelidir”(3) Pagan dinselliğinin siyasal veçhesini yansıtan bu primitif işleyiş, günümüz seküler devlet biçimlerinde de öne çıkan siyasetin temel argümanlarından biridir. İktidar mekanizmasının belkemiğini oluşturan bu iptidai formülasyon, kendi bünyesindeki hiyerarşik işleyişin basamakları arasında ilk sırada yer almaktadır. Kuşkusuz salt bununla sınırlı olmayacak kadar derin bir geçmişi olan ve tarihin kompleks dönemlerini aşarak bugün de varlığını sürdüren bir mekanizmadan söz ediyoruz. Devlet olgusu varlığıyla birçok tartışmanın odak noktasında olmuş ve olmaya devam etmektedir. “insanoğlunun savaşımının temel kaynağı devlettir.” Bunun üzerinde etraflıca düşünüldüğü vakit, baştan sonra protokole endeksli olan bu sistemin, insan benliği üzerinde oldukça yoğun bir etkiye sahip olduğunu ve onu ilkel dürtülerde tanrısallık boyutunda düşünmeye sevk ettiğini söyleyebiliriz. Görüldüğü gibi tanrıyla özdeşlik algısı üzerine inşa edilen bu düşüncenin herektik yansımaları ve insan kitleleri üzerindeki tarihsel etkileri ortadadır. Dünden bugüne bakıldığında ilkel boyuttan, profesyonel bir işleyişe doğru evirildiğini gördüğümüz devlet mekanizması, kutsallığını da pekiştirmiştir. Sözü edilen zihniyet çerçevesinde ideolojik boyutu sürekli ön plana çıkan ve mührünü vurduğu her nesnenin dönüşümünü kendi istediği şekilde hedefleyip gerçekleştiren bu sistem, bekası için oldukça ince hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar, bilinen siyasal tasavvurların ortaya çıkardığı resmi bir terminoloji üzerinden ilenmektedir. Sistemin yarattığı bu ideolojik dağarcık, ara kodlamalarla daha da işlevsel hale gelmekte ve kitlesel itaatin sağlanması için gün geçtikçe de gelişmektedir. Devlet, gelişimini kurumsallık boyutuna taşıyarak, görev paylaşımı esasıyla işlerlik kazandırdığı hiyerarşik bir mekanizmayla sürdürmüş ve siyasal teolojinin öngördüğü insanımsı modellerin yaratılmasını hedeflemiştir. Kurumlar hiyerarşisi içinde bu görevi üstlenen kurum tapınaktır. Toplumsal pedagojinin merkezi olan tapınak kurumu, görevli olan rahipler sınıfının eğitsel ve düşünsel faaliyetleriyle, kitlelerin ideolojik dönüşüme tabii tutulup devlet için sadık vatandaşlar vasfına sahip olmaları için çalışmıştır. Homojenize edilmiş figüratif insanımsı nesneler haline gelen kitleler, onlara verilen kimlikle anlam bulmakta ve bu kimliğe olan sadakatlerini gösterdikleri oranda anlam dünyaları daha üst bir boyuta ulaşmaktadır. Periyodik bir sürece tabii olan kitle, tapınağın rahle-i tedrisinden geçtikten sonra yeni bir toplum modelini oluşturmaya hazır hale gelmiştir. Artık hâkim sistemin ideolojisine ait tasvirlerle düşünmekte ve davranışlarını da buna uygun olarak ortaya koymaktadır. Devlet, bu pedagojiyle kendisi ve tebaası arasında formalist bir bürokratik ilişki ağını yaratmış, kitlesel algıda erişilebilecek sınırları belirleyerek kendi payına düşen yetki alanlarını tesis etmiştir. Görüldüğü gibi bütünüyle ehlileştirme işlerini gören tapınak kurumu, sisteme sadık müritler yetiştirme göreviyle çok önemli bir konumda bulunmuştur. Buraya kadar dile getirdiğimiz düşünceler ve örneklikler devlet kurumunun işleyişini gösteren temel boyutlu mülahazalardır. Detaylar ortaya çıktıkça hayatımızda var olan olguların siyasal realitesini görmek, nasıl var oldukları, nasıl gerçekleştikleri ve nasıl düşünüldüklerini tartışmak bizleri hiperkritik (sistemli şüpheciliğe dayanan kılı kırk yaran eleştiri) bir noktaya götürecektir. Hayatımızda var olan bütün her şeyin görünmeyen tarafı üzerinde düşünmek, bizlerin müdahalelerden arınmış bir iradeyle şuurlu bir yönetime doğru gitmesi anlamına gelecektir ki bugün ziyadesiyle buna muhtacız. Çünkü zihinsel liyakatsizlik nedeniyle içine düştüğümüz meyusluk, bizleri siyasal sistemlerin öngördüğü koşullarda kendisine ait bir tercihten, düşünce biçiminden yoksun itaatkâr bedenler haline dönüştürmektedir. Sonuç olarak irdelemeye çalıştığımız devlet olgusu, insan hayatının merkezinde en üst noktada varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Daha kompleks bir hale gelerek bünyesinde barındırdığı iktisadi, askeri ve bürokratik birimlerin ittifakıyla yapısını sağlamlaştırmış ve hakim olduğu insan kitlelerini kendi resmi ideolojisi üzerinden tanımlayarak tek tip bir toplum yaratmaya çalışmaktadır. Özellikle günümüz ulus devletleri bu homojenliğin icra edicileri olarak farklı toplumsal yapıları dönüştürmeye odaklı bir siyaset takip etmektedirler. Fakat işin ilginç tarafı seküler olduğunu sıklıkla dile getiren bu sistemler aslında yeni bir kutsallık zemini yaratmışlardır. “kutsal devlet, kutsal kurumlar, kutsal millet, kutsal bayramlar”… Gibi her adımda karşımıza çıkan siyasal kavram fetişizmi… Hayatımızdaki siyasal imgelerin ve modern siyasal mitosların bizler üzerindeki etkilerini görmek ve zihnimizdeki tortularını temizlemek zor olsa da özgürlük isteğimizin hayat bulması için bu zorunlu bir görevdir. Varoluşumuzun realitesi hiç şüphe yok ki radikal çözümlemede ifadesini bulacaktır. Bilinç eşiği, atacağımız cesur adımlarla aşılacak ve yarına dair umutlarımız yeşerecektir. G.Vico. YENİ BİLİM/417 DOĞU BATI YAYINLARI M.Eliade. DİNLER TARİHİ.1. CİLT /96. KABALA YAYINLARI M.Eliade DİNLER TARİHİ 2. CİLT /131. SAYFA. KABALA YAYINLARI
SÜLEYMAN NAZLICAN DİYARBAKIR D TİPİ KAPALI CEZAEVİ
|