Bu Site En İyi 1280*1024 Çözünürlükte Görüntülenir.

Müslüman Bir Kürd'ün penceresinden...

amedname

11/11/2009 - Kutsal Devlet

                 Çağları aşıp bugünün zamansallığında ömür tüketen insan, var olduğu ilk zaman diliminden buyana hep bir şeyin peşindedir. Bu onun asli karakteri, kimliği ve arayışının temel konusu olan özgürlük olgusudur.

                

                 Adım adım kendini aramaya çıkan bu meçhul yolcu, kendisini ararken sanki ebedi bilgisizliğin lanetine uğramış, belleğini yitirmiş ve kendi yanılsamalarının tutsağı olmuştur.

 

                 Dünyanın çamuruna bulandığı andan itibaren idrakin saf ışıltılı halini yitirerek değerlerden arındırılmış olgular okyanusunda pusulasız bir gemi gibi dönüp dolaşmakta ve bir kara parçasına ulaşma umuduyla kürek çekmektedir.

 

                Tereddütlerinin esiri olan ve med-cezirler yaşayan insan iradesinin ürkekliğinin bu durumun şaşkınlığıyla, sahip olduğu tasavvurları yüzeysel formlara hapsederek kendisine karşı daha da yabancılaşmıştır.

 

               Hangi karanın, hangi iklimin ve hangi düzenin parçası olmak konusunda idealleri ve çabaları yetersiz olan insan, idealize edilmiş sanal atmosferlerde yaşamı solumaya devam ederek, kendi yarattığı bu karmaşanın sınırlarını aşma hususunda trajik bir kötümserliğin pençesine düşmüştür.

 

              Tutkularının karanlıklarına gömülerek ne doğduğunu, ne yok olduğunu, ne etkinleştiğini ve ne de özgürleştiğini hissedemez hale gelen insan, ona reva görülen aşağılamalardan, tükürüklerden yüzünü gizleyemez bir şekilde sahip olduğu umudu da susturarak zillete boyun eğmiştir.

 

               Ancak zaman zaman bilinç girdaplarında kurtuluş umuduyla çırpınıp ve göz boyayıcı hayallerle avunup, bilgisizliğinin gözlerine örttüğü bağları açmaya çalışan insanoğlu ne yazık ki gerçek mana da amacına ulaşamamıştır.

             

              İnsan amacına ulaşamamıştır.

              Belki de hiçbir zaman ulaşamayacaktır.

 

              Yaratılan düzenin etrafında seyreden kaotik durum ve çaresizliğe mahkûm olmuş insanoğlunun patetik dramı…

 

             İnsanoğlunun dramı kuşkusuz üzerinde düşünülmeye değerdir.

 

            Ancak Foucault’un dediği gibi ‘’insanoğlunun kendisinin yaptığı şeyleri ve içinde yaşadığı dünyayı hangi koşullarda sorunsallaştırdığını tanımlamak kolay olmasa gerek.’’

 

             Buna paralel olarak içinde bulunduğumuz zaman diliminde ‘’ bizi kuşatan olgusal sınırları aşmak ve zincire vurulmuş irademizi kurtarmak nasıl mümkün olacaktır’’ diye peş peşe sorulacak sorulara cevap aramak ta kolay olmasa gerektir.

 

             Maalesef bizler tarihten tevarüs etmiş olgular yığının ağırlığı altında debelenmekte ve yaşadığımız sistemin karşımıza çıkardığı sorunlarla boğuşmaktayız. Fakat çabalarımız yetersiz kalmaktadır. Bu sorunları aşma hususundaki iradi yetersizliğimiz, bizleri boş bir tekrar (fotoloji) haline gelen teorilerin kıskacında, zihinsel tutuculuğa müptela kılmıştır. Gerek entelektüel gerekse de pratik düzlemde nihai bir sonuca ulaşamayan bizler, özgürlüğümüzü yitirerek, bizi çepeçevre kuşatan hâkim sistemlerin öngördüğü sınırlarda yaşamaya mahkûm edilmişiz.

 

                 Oysaki insanlık onurunu ayaklar altına alarak kendisine sadık köleler yaratan ve haklarını gasp ettiği insan kitlelerine hükmeden her türlü sistem karşısında, baskı ve zorlamayı reddeden bir arayış içerisinde olmak gerekir.

 

                 Bilfiil içinde yaşadığımız sistemin zulmüne uğramış bizler, her şeyden önce bu iradi duruşu göstermek ve çabalarımızı daha ileri boyutlara taşımak zorundayız.

           

                 Çünkü yeryüzü arazisinde sınırlar çizip ve üzerinde hâkimiyet alanları tesis eden insanoğlu, kutsal bir hüviyete büründürerek somut hale getirdiği devletler sistemi içinde bedenleri ve ruhları tutsak edilmiş insanımsı nesneler yaratarak tanrılık iddiasında bulunmuştur.

 

                  Bu bağlamda olgusal gerçekliğini göz önünde bulundurarak, bizler üzerinde pratikleriyle varlığını hissettiren bu siyasal sistemlerin biçimsel özelliklerini çözümlemek ve tanımlamak oldukça önemlidir.

      

                  Bilindiği gibi tarihi yorumlayan teorilerin çeşitliliği, elde bulunan veriler üzerinde yapılan yorumları çok farklı noktalara taşımıştır. Siyasal sistemler analojisini ortaya koyan felsefi mülahazalar da bu teorilerin kıskacında şekillenmiştir. Bu realite kuşkusuz çok geniş boyutlu tartışmalara yol açmaktadır. Ancak bizim yazımızın konusu bu tartışmalar değildir.

   

                  Bizim tarih perspektifinden göstermeye çalışacağımız örnekler daha çok kutsallık kavramıyla iç içe geçmiş siyasal pratiklerin yansıması şeklinde olacaktır. Daha çok iki boyut üzerinde duracağız. O günün siyasal sistemlerinin merkezinde olan ‘’tanrısal lider figürü ve tapınak sistemleri”ni genel hatlarıyla irdelemeye çalışacağız.

 

                 Sorunsallığını insan kaynaklı oluşundan alan ve bizleri kendi bünyesinde öğüten siyasal sistemler, dayanak noktalarını bir şekilde somut hale getirme ihtiyacı hissetmişlerdir. Meşruiyet sorununu ortadan kaldırmak amacıyla çeşitli biçimlerde ortaya çıkmışlar ve hâkimiyetlerini tesis etmişlerdir.

 

                 Bu çerçevede tarih sahnesinde ortaya çıkan medeniyetleri kronolojik olarak incelediğimizde; Sümerlerden başlayıp diğer Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin tecrübî aktarımıyla Anadolu, Grek ve Roma üzerinden şekillenen sistemli bir devletler yapısından söz edebiliriz. Kadim bir kültürel ve siyasal birikimin mimarı olan bu medeniyetler, tarihsel hafızanın kodlarını oluşturdukları gibi günümüz sistemleri için arketipsel örneklik teşkil ederek varlıklarını hala hissettirmektedirler. Dinsel, siyasal ve kültürel boyutlarda bunların varlığı bugünde devam etmektedir.

 

                Antikite çalışmalarında bulunan birçok kişi doğu ve batı medeniyetlerini mukayese ederken, bazı noktalarda farklı görüşler öne sürse de dönemsel açıdan öne çıkan yegâne ortak unsurun din olduğu konusunda hem fikirdirler. Din sosyal hayatın, siyasal hayata kadar varlığını bariz bir şekilde ortaya koymuş ve o çağın insanının pratiklerini belirlemiştir.

  

               Siyasal alanda Din’in hissedilir biçimde kendini göstermesi, devleti tanrısal bir otorite olarak ortaya çıkarmış ve bu otoriteyi hesap sorulmayacak kutsal bir dokunulmazlığa büründürmüştür. Dünün arkaik devlet biçimleri varlıklarını kendi koşullarında kutsal öğelerde ifade ederken, antik tabularla da hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Devlet denen aygıtın etrafında seyreden bu kutsallık görüngüsü, kitlelerin kodifiye edilmesinde çok önemli bir işleve sahiptir.

 

              Tabi burada toplumsal hayatın vazgeçilmez unsuru olan din, biçimsel değişime uğratılarak iktidar düzeneğinin elinde araçsallaştırılmış ve meşru bir siyasal dayanak noktası olarak kullanılmıştır.

 

             Tanımlamalarla başlayarak teolojik bir algı üzerinde inşa edilmeye çalışılan bu siyasal sistemin, aslında antroposentrik (insan merkezli) hürriyetini kendisine uygun bir teoloji içinde formüle ederek yeni bir form yaratmıştır.

 

            “Bu ilk yönetim biçimi, tanrısaldır yani teokratiktir ve bu inayet için hesap sorulmaz.”(1)

 

             Örneğin bu toplumlarda öne çıkan lider tipolojisini inceleyecek olursak bunlar daha çok mitolojik karakterleriyle öne çıkan tanrısal güce sahip insanüstü varlıklardır.

 

             Bu toplumlarda “liderin kutsallığı çok çeşitli biçimlerde ilan edilmiştir. Ona “ülkenin kralı” veya “evrenin dört bölgesinin kralı” deniyordu, bunlar başlangıçta tanrılar için kullanılan sıfatlardı. Tanrılarda olduğu gibi, kralın da başının çevresinde doğaüstü bir ışık parıldıyordu. Kral daha doğmadan önce tanrılar onun yazgısını hükümdarlık olarak belirlemişti. Kral tanrının oğlu olarak görülürdü. Kral tanrının “temsilcisi” tanrı tarafından dünya da adalet ve barışı kurmak üzere göreve çağrılmış “halkın çobanıdır”.

 

             Kral tanrıyı temsil ediyordu, bu da arkaik kültür aşamalarında bir anlamda temsil ettiğiyle aynı olmasını da getiriyordu. Kral, insanlar dünyası ile tanrılar dünyası arasında bir aracı olarak, kendi kişiliğinde iki var oluş biçimi; tanrısal ve insani var oluş biçimleri arasında ritüel düzeyde bir birliği gerçekleştiriyordu. Kral, bu ikili doğası sayesinde, hayatın ve bereketin yaratıcısı olarak kabul ediliyordu”(2)

 

             Bu algısal zeminde yeşeren kültsel karakter, hayatın her alanında üstünlüğünü kanıtlamış “bilge kişilik, yüce komutan, başrahip, vatanın sahibi” gibi çeşitli unvanlar ve simgelerle formel mekanların, tapınakların ve meydanların vazgeçilmez unsuru olarak görünürlülüğünü ortaya koymuştur.

 

            Bunların yanı sıra kitlesel bağlılığın ve itaatin güvence altına alınması için kahramanlık destanları, vecizeler ve kutsal marşlar mizansenleriyle tertip edilen özel günler, bayramlar, halk kitlelerinin törensellik atmosferinde icra ettiği ritüelimsi ayinler de bu siyasal fetişizmin vazgeçilmez kutsallığının birer parçası olarak karşımıza çıkarlar.

 

            Paganizmin expressif (dışavurumcu) biçimini gösteren bu tutum, hiç şüphe yok ki, dönemsel açıdan kabul görmüştür. Özellikle Roma döneminde öne çıkan bu apotheostik(tanrısallaştırma) durum, dönemin siyasal paradigmasının kodları arasında varlığını sürekli korumuştur.

 

           Günümüz açısından da bu durum varlığını farklı şekillerde sürdürmeye devam etmektedir.

 

          Diğer bir husus ta, “o günün dinsel dehası, pragmatizmiyle, istenen sonucu alma yönündeki arayışıyla, aile, topluluk, vatan gibi özellikle de organik toplulukların “kutsallaştırılması” ile sivrilir.

          

           Bu dinselliğin toplumsal niteliği “ itaat” kavramıyla ifadesini bulmuştur. Tanrıya itaat, topluma itaat, devlete itaat…

 

          Bunun zıddı olan itaatsizlik canavarca, doğal düzene aykırı bir davranışla eş değerlidir ve suçlu, bu kirlenmenin kefaretini kendi ölümüyle ödemelidir”(3)

 

          Pagan dinselliğinin siyasal veçhesini yansıtan bu primitif işleyiş, günümüz seküler devlet biçimlerinde de öne çıkan siyasetin temel argümanlarından biridir. İktidar mekanizmasının belkemiğini oluşturan bu iptidai formülasyon, kendi bünyesindeki hiyerarşik işleyişin basamakları arasında ilk sırada yer almaktadır.

 

          Kuşkusuz salt bununla sınırlı olmayacak kadar derin bir geçmişi olan ve tarihin kompleks dönemlerini aşarak bugün de varlığını sürdüren bir mekanizmadan söz ediyoruz. Devlet olgusu varlığıyla birçok tartışmanın odak noktasında olmuş ve olmaya devam etmektedir.

 

         insanoğlunun savaşımının temel kaynağı devlettir.” Bunun üzerinde etraflıca düşünüldüğü vakit, baştan sonra protokole endeksli olan bu sistemin, insan benliği üzerinde oldukça yoğun bir etkiye sahip olduğunu ve onu ilkel dürtülerde tanrısallık boyutunda düşünmeye sevk ettiğini söyleyebiliriz. Görüldüğü gibi tanrıyla özdeşlik algısı üzerine inşa edilen bu düşüncenin herektik yansımaları ve insan kitleleri üzerindeki tarihsel etkileri ortadadır.

 

         Dünden bugüne bakıldığında ilkel boyuttan, profesyonel bir işleyişe doğru evirildiğini gördüğümüz devlet mekanizması, kutsallığını da pekiştirmiştir.

 

        Sözü edilen zihniyet çerçevesinde ideolojik boyutu sürekli ön plana çıkan ve mührünü vurduğu her nesnenin dönüşümünü kendi istediği şekilde hedefleyip gerçekleştiren bu sistem, bekası için oldukça ince hesaplar yapmıştır.

 

        Bu hesaplar, bilinen siyasal tasavvurların ortaya çıkardığı resmi bir terminoloji üzerinden ilenmektedir. Sistemin yarattığı bu ideolojik dağarcık, ara kodlamalarla daha da işlevsel hale gelmekte ve kitlesel itaatin sağlanması için gün geçtikçe de gelişmektedir.

 

        Devlet, gelişimini kurumsallık boyutuna taşıyarak, görev paylaşımı esasıyla işlerlik kazandırdığı hiyerarşik bir mekanizmayla sürdürmüş ve siyasal teolojinin öngördüğü insanımsı modellerin yaratılmasını hedeflemiştir.

 

        Kurumlar hiyerarşisi içinde bu görevi üstlenen kurum tapınaktır.

 

       Toplumsal pedagojinin merkezi olan tapınak kurumu, görevli olan rahipler sınıfının eğitsel ve düşünsel faaliyetleriyle, kitlelerin ideolojik dönüşüme tabii tutulup devlet için sadık vatandaşlar vasfına sahip olmaları için çalışmıştır. Homojenize edilmiş figüratif insanımsı nesneler haline gelen kitleler, onlara verilen kimlikle anlam bulmakta ve bu kimliğe olan sadakatlerini gösterdikleri oranda anlam dünyaları daha üst bir boyuta ulaşmaktadır.

 

          Periyodik bir sürece tabii olan kitle, tapınağın rahle-i tedrisinden geçtikten sonra yeni bir toplum modelini oluşturmaya hazır hale gelmiştir. Artık hâkim sistemin ideolojisine ait tasvirlerle düşünmekte ve davranışlarını da buna uygun olarak ortaya koymaktadır.

 

          Devlet, bu pedagojiyle kendisi ve tebaası arasında formalist bir bürokratik ilişki ağını yaratmış, kitlesel algıda erişilebilecek sınırları belirleyerek kendi payına düşen yetki alanlarını tesis etmiştir.

 

         Görüldüğü gibi bütünüyle ehlileştirme işlerini gören tapınak kurumu, sisteme sadık müritler yetiştirme göreviyle çok önemli bir konumda bulunmuştur.

 

         Buraya kadar dile getirdiğimiz düşünceler ve örneklikler devlet kurumunun işleyişini gösteren temel boyutlu mülahazalardır. Detaylar ortaya çıktıkça hayatımızda var olan olguların siyasal realitesini görmek, nasıl var oldukları, nasıl gerçekleştikleri ve nasıl düşünüldüklerini tartışmak bizleri hiperkritik (sistemli şüpheciliğe dayanan kılı kırk yaran eleştiri) bir noktaya götürecektir.

 

         Hayatımızda var olan bütün her şeyin görünmeyen tarafı üzerinde düşünmek, bizlerin müdahalelerden arınmış bir iradeyle şuurlu bir yönetime doğru gitmesi anlamına gelecektir ki bugün ziyadesiyle buna muhtacız.

 

         Çünkü zihinsel liyakatsizlik nedeniyle içine düştüğümüz meyusluk, bizleri siyasal sistemlerin öngördüğü koşullarda kendisine ait bir tercihten, düşünce biçiminden yoksun itaatkâr bedenler haline dönüştürmektedir.

 

         Sonuç olarak irdelemeye çalıştığımız devlet olgusu, insan hayatının merkezinde en üst noktada varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Daha kompleks bir hale gelerek bünyesinde barındırdığı iktisadi, askeri ve bürokratik birimlerin ittifakıyla yapısını sağlamlaştırmış ve hakim olduğu insan kitlelerini kendi resmi ideolojisi üzerinden tanımlayarak tek tip bir toplum yaratmaya çalışmaktadır.

 

         Özellikle günümüz ulus devletleri bu homojenliğin icra edicileri olarak farklı toplumsal yapıları dönüştürmeye odaklı bir siyaset takip etmektedirler. Fakat işin ilginç tarafı seküler olduğunu sıklıkla dile getiren bu sistemler aslında yeni bir kutsallık zemini yaratmışlardır.

 

         kutsal devlet, kutsal kurumlar, kutsal millet, kutsal bayramlar”… Gibi her adımda karşımıza çıkan siyasal kavram fetişizmi…

 

           Hayatımızdaki siyasal imgelerin ve modern siyasal mitosların bizler üzerindeki etkilerini görmek ve zihnimizdeki tortularını temizlemek zor olsa da özgürlük isteğimizin hayat bulması için bu zorunlu bir görevdir.

 

           Varoluşumuzun realitesi hiç şüphe yok ki radikal çözümlemede ifadesini bulacaktır. Bilinç eşiği, atacağımız cesur adımlarla aşılacak ve yarına dair umutlarımız yeşerecektir.

 

 

 

 

 

 

 

  1. G.Vico.    YENİ BİLİM/417 DOĞU BATI YAYINLARI
  2. M.Eliade. DİNLER TARİHİ.1. CİLT /96. KABALA YAYINLARI
  3. M.Eliade  DİNLER TARİHİ  2. CİLT /131. SAYFA. KABALA YAYINLARI

 

 

 

SÜLEYMAN NAZLICAN
DİYARBAKIR D TİPİ KAPALI CEZAEVİ

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/10/2009 - "dost"ların kaleminden...

              Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık

          Birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kim tağutu

          Azgınlığı reddederek Allaha inanırsa kopması söz

          Konusu olmayan, sapasaglam bir kulpa yapışmıştır.    

          Hiç kuşkusuz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. 

                                                                             Bakara 256

                                    

Cihâd: 'Cehd' veya 'cühd' kökünden türeyen 'cihad', Kur'an'ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi Kur'an'da farklı formlarda kırk bir yerde geçer. Cehd veya cühd, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen 'cihad veya mücahede' sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.

Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi 'cihad' bir saldırı değil, olabilecek bir saldırıya karşı yapılan savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır.

İslam'ın cihad felsefesi, toplumları köleleştirmek için değil, köleliği ortadan kaldırmak, kula kulluğu önlemek adına gerçekleştirilen bir eylemdir. İddia edile geldiği gibi İslam'ın cihad felsefesi sömürgecilerin ki gibi olsaydı, İslam ordularının fethettikleri ülkeleri talan etmeleri yanında, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini de sömürmeleri gerekirdi. Ama Müslümanlar, fethettikleri ülkelere adalet, özgürlük, eğitim, sanat ve ekonomik anlamda kalkınma götürmüştür. Tarihsel gerçekliğe baktığımızda İslami hayat felsefesi, genel anlamda toplulukların dillerini, tarihlerini ve kültürlerini koruma altına almış; özellikle de Kürd dili ve kültürü İslam'la korunmuştur.

           Fetih:  Açma, yol gösterme, genişletme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaşma anlamlarına gelir. Fetih İslam'ın temel kavramlarından biridir. Müslümanlara mahsus bir durumu ifade eder. Başka milletlerin işgal, istila, sömürge gibi çeşitli anlamalara gelen kavramları kullanmalarına karşılık Kur'an'ın fetih kavramını kullanması çok manidardır.

Fetih'in mantığı ve işgalin mantığı arasında %100 zıtlık vardır. Birinin mantığı, kan, gözyaşı ve esaret üzerine kuruluyken, diğerinin mantığı Adalet, Özgürlük ve Bağımsızlık üzerine kuruludur. Fetih, silah zoruyla kazanılabilinecek bir olgu olmaktan ziyade bireyin ve toplumların kendini güzele yönelik inşa etmesiyle son bulan bir gerçekliktir. Ortadoğu'nun büyük bir bölümü Roma ve Sasanilerin sömürgesinin altındayken İslami fetihler sayesinde Ortadoğu halkları özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

İslami fetihler sonucu sömürgecilerin zulmünden kurtulan toplumlar, elde ettikleri özgürlükler sayesinde Dil, Tarih, Siyaset ve Edebiyat alanlarında büyük mesafeler kat etmişlerdir.

           İşgal kavramı üzerine düşünüldüğünde emperyalistlerin işgal ettikleri toplumlarda görülen karakteristik özellikler genelde birbirlerine benzerler, bu özelliklerden bazıları şunlardır.

1. İşgal altındaki halkın güven sorunu yaşaması ve dahi kendi kendilerine olan güvenlerini yitirmeleri.

2. Geleceğe dair umutsuzluk duygusu ve karamsarlık algısının yerleşmesi.

3. Aşağılık kompleksine kapılıp kendi değer yargılarının dahi artık ciddi bir anlam ifade etmemesi.

4. İşgal altındaki toplumlarda zülüm görenler açısından zulmün doğallık kazanıp, alışkanlık haline gelmesi.

               İslami fetihler açısından düşünüldüğünde bu saydığımız özelliklerin hiçbiri İslam ordularının fethettikleri toplumlarda görülmemiştir. Fetih öncesi dönemde toplumda var olan bu olumsuzluklar, fetihlerden sonra yaşanan yoğun çabanın ardından giderilmiştir.

               İsmail Beşikçinin deyimiyle, sömürgecilerin sömürdükleri toplumlara uyguladıkları yöntem, “böl, parçala, yönet” iken; üçüncü dünya sömürgecilerinde bu durum, “böl, parçala, yok et” mantığına dönüşür. İşgal ve sömürge mantığıyla, fetih mantığı arasındaki farklılık açıkça ortadadır. İslam, toplumların farklı yapısını Allah'ın yaratma zenginlikleri olarak değerlendirmektedir ve bu zenginliklerin korunması, İslam'ı hayat nizamı olarak kabul edenlerin öncelikli görevleri arasında yer almaktadır/almalıdır.      

“O'nun delillerinden biri de, göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olmasıdır. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.” (RUM SURESİ 22)

Müslüman fertler, Kur'an'i bakış açısının getirisi olarak bu alemdeki yaşamın bir imtihan olduğunun farkında olarak yaşamını sürdürür. Bu imtihanın gerçeklerinden biri de toplumların dilleri ve renklerinin farklılığıdır. Müslüman birey bu farklılığı yaratıcının, yaratmasının bir zenginliği olarak algılar. Nitekim yine Kur'an'ın emrettiği gibi dillerimizin ve renklerimizin farklılığı, bir üstünlük aracı olarak asla değerlendirilemez. Farklı dillere ve renklere sahip olmamızın nedenlerinden biride, yaratıcının ifadesiyle birbirimizi tanımamıza aracı olmasıdır, bunların üstünlük aracı olarak kullanılması tevhidi ilkelere aykırılık arz eder.

Kürtlerin İslamlaşma Sürecini iki başlık altında inceleyebiliriz. Birincisi bireysel olarak Müslüman olan Kürt sahabeler, ikincisi fetih hareketleri neticesinde Müslüman olan Kürtler.

Kürt Sahabeler

Kürtlerin İslamlaşma süreci, Hz. peygamber döneminde bireysel olarak Müslüman olan Kürtlerle başlar. Siyasal ve politik kaygıların zaman zaman dinin önüne geçtiği bir hakikattir. Ne yazık ki siyasal nedenlerin doğurduğu ambargoya maruz kalan sahabelerden biride Caban el kürdi oğlu Meymun el kürdi ve Zozan isminde bir bayan sahabe'dir.

          Caban el kürdi isimli sahabe, Hz. peygamber zamanında Müslüman olan ilk Kürtlerdendir. Ne hikmetse İslami kaynaklarda caban el kürdi caban el surdi olarak değiştirilmiştir. Bunun nedenleri sorulduğunda alınan klasik cevaplar hazır ve tekdüzedir; ya bir yazım hatası, ya da basım hatası diye geçiştirilmiştir. Maalesef günümüzde birçok dini yayınevi ve matbaalar İslam'ı ve İslami değerleri kendi politik çıkarlarına kurban etmekten çekinmemişlerdir. Türkler, Araplar ve Farslar, İslam'ı kabul ederken kendi İslam öncesi din ve geleneklerinin bir bölümünü de İslamlaştırmışlardır. Mısırlı yazar Dr. Fehmi Şinavi, “İslam Ümmetinin Yetimleri Kürtler” isimli kitabında şöyle der: “Araplar, Farslar ve Türkler, İslam'ı kendi devlet siyasetlerine sürekli kurban etmişlerdir ama Kürtlerin, İslam'ı kurban edecekleri bir devletleri olmadığından dolayı Kürtlerdeki İslam algılayışı diğerlerinkinden daha durudur.”  

         Hz peygamber'in şu meşhur hadisini rivayet eden sahabe Caban el kürdi'dir. “Sizlere iki ağır ve paha biçilmez emanet bırakıyorum: Kitabullah ve Siretimdir. Bu ikisi asla birbirinden ayrılmaz ve Havzada birlikte bana gelirler'' hadisini, Caban el Kürdi'den sonra yaşayan Tirmizi, Cabir b. Abdullah'tan nakletmiştir.

        Caban el Kürdi Bazen bölgesine atanan ilk validir. Aynı zamanda İslam tarihinde ilk olarak atanan valilerdendir.

         Hafız el-Heysemî'nin -Taberanî'den (el-Mucemu'l-Evsat,13/471-şamile) aktararak- bildirdiğine göre, Ebu Hulde şöyle demiştir:  “Bir gün Meymun  el-Kürdî ile birlikte  Malik b. Dinar'ın yanında idik. Malik(Meymun  el-Kürdî'yı kast ederek): 'Şeyh neden babasından bir şey anlatmıyor. (sonra kendisine dönerek): Biliyorsun, senin baban Hz. Peygamber(a.s.m)'i görmüş, ondan hadis duymuş bir kimsedir.' Meymun  el-Kürdî cevap olarak şöyle dedi: 'Babam, birşey fazla veya eksik söyleyecek korkusuyla bize Hz. Peygamber(a.s.m)'den pek fazla bir şey anlatmaz ve Resulullah'dan “Kim bilerek yalan yere bana bir söz uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini işittiğini, bunun için hadis rivayet etmekten çekindiğini, söylerdi” (bk. Taberanî, el-Mucemu'l-Evsat). Heysemî, bu rivayetin sıhhatine hükmetmiştir (bk. Mecmau'z-Zevaid, 1/148).

         Taberanî de el-Mucemu's-Sağir ve el-Mucamu'l-Evsat adlı eserlerinde kaydettiği bir hadis rivayetinde “Meymun el-Kurdî”nin adını zikretmiştir. Söz konusu hadisi, Meymun el-kurdî babasından(Ebu Meymun Câbân) o da Hz. Peygamber(a.s.m)'den nakletmiştir. Taberanî, Ebu Meymun'un Hz. Peygamber (a.s.m)'den yalnız bu hadisi rivayet ettiğini de bildirmiştir (el-mucemu's-sağir, 1/114; el-Evsat, 4/380-şamile). Hafız el-Heysemî, bu rivayet zincirindeki bütün adamların sika/sağlam olduklarını söylemiştir (bk. Mecmauz'Zevaid, 4/132).

Kürtlerin İslamlaşma süreciyle ilgili bir çok spekülatif bilgi, Kürt Tarihi kitaplarında geçmektedir. Bu bilgilerin çoğu modernist Kürt aydınlarının İslam'a karşı olan önyargılarından kaynaklanmaktadır. Kürdistan tarihi kitaplarında iddia edildiği gibi İslam orduları ve Kürtler iki ayrı güç olarak tarih sahnesinde birbiriyle hiç karşılaşmamışlardır.

Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kürtler o tarihte zaten Bizans ve Pers imparatorluklarının sömürgesi altındadır. Sömürge konumunda olan Kürtler, Sasani ve Bizans imparatorluğun katıldığı savaşlara gönüllü değil zorunlu katılmışlar, zorunlu olarak katıldıkları savaşlarda Bizans ve Sasani'ler adına İslam ordularıyla savaşmışlardır. İddia edilenlerin aksine, İslam orduları aynı zamanda Kürtleri sömürgeleştiren Bizans ve Sasani imparatorluklarıyla savaşmıştır.

Kürtlerin ilk olarak İslam ordularıyla karşılaşmaları, Kadisiye savaşına denk gelmektedir. Kadisiye savaşı, Müslümanlar ile Sasani imparatorluğu arasında gerçekleşen bir savaştır. Sasaniler İslam ordularıyla karşılaştıklarında askerlerinin ayaklarını iplerle sıkı sıkıya bağlayarak askerlerinin kaçmasını engellemeye çalıştılar. Aslında bu teknik, savaş meydanlarında sayıca az olan orduların sayıca çok olan ordulara karşı başvurdukları bir yöntemdir ama Sasaniler, İslam ordularından sayıca çok daha fazla olmalarına rağmen böyle bir yönteme başvurmuşlardır. Sasanilerin sömürgeleştirdikleri topluluklara uyguladıkları sosyal, siyasal ve ekonomik baskıların doruğa çıktığı bir dönemde gerçekleşen bu savaş, İslam ordularının galibiyetiyle sonuçlanmıştır.

İslam öncesi dönemde, Kürtlere karşı gerçekleştirilen katliamlara bir göz atacak olursak karşılaşacağımız tablonun ne kadar vahim olduğunu anlayacağız. Kürdistan'ı kendi egemenlikleri altına almak için sayısız seferler yapan Roma ve Sasani imparatorluluklarının, Kürdistan coğrafyasını defalarca yağmalayıp katliamdan geçirdikleri bilinmektedir. Bu bölge tarihinde birçok kez karşılıklı olarak yağmalandı, yakılıp yıkıldı. Amid(Diyarbekir), Nisebin(Nusaybin), Farkîn (Silvan), Urfa(Riha) gibi önemli kentler bir çok kez el değiştirdi ve halk katliamlar yaşadı. Amid, Diyarbekir kenti 359 yılında 73 günlük bir kuşatmadan sonra ele geçirilince, kent halkı kılıçtan geçirildi ve bir bölümü de esir edildi. Yine hükümdarları Kavad'ın komutasında 502 yılında Amid'i kuşatıp ele geçiren İranlıların 80,000 kişiyi öldürdükleri belirtilmekte. Romalılarında yaptıkları bundan farklı değildi. Bir keresinde bir Romalı komutan, 12 yaşından büyük bütün erkeklerin öldürülmesi emrini vermiştir. Bir başka sefer Xerzan (Siirt) yöresinde 70,000 kişiyi tutsak edilip götürülmüştür. Ayrıca bölge 4. yüzyılın sonlarında Ak hunların saldırısına uğramış ve ciddi bir yağmaya maruz kalmıştır.

         Tarihten günümüze Kürdistan'ın yeraltı ve yer üstü zenginlikleri emperyalistlerin iştahını sürekli kabartmıştır. Kürdistan coğrafyasında gerçekleştirilen emperyalist bölüşümün yarattığı sarsıntılar ve yıkım, İslam ordularıyla gelen kısmi adaletin ve fıtri özgürlüğün yarattığı insani yaşamla kıyaslanamaz bile. İslamlaşma süreciyle elde edinilen kazanımlar, birkaç yüzyıl içinde Kürd'lerin tarih sahnesine tekrar çıkmalarına ve Mezopotamya'ya damgalarını vurmalarına neden olmuştur.   

            Bu şartların yaşandığı bir Kurdistan'da, İslam orduları tarafından kaldırılan Roma ve Sasani zulmü aşikârken, İslam Ordularının Kurdistan'ı işgal ettiklerini iddia etmek ve Kürtlerin, Müslümanlar tarafından katliamdan geçirildiği iddiasında bulunanların elinde sadece Süleymaniye'de bir deri parçasının üzerine yazılı bir beyitten başka bir şey yoktur. Bu şiirin hangi tarihte ve kim tarafından yazıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değilken Roma ve Sasani'lerin yaptığı vahşetleri Müslümanlara mal etmek ne kadar insafla örtüşür. Bahsi geçmişken o şiirin Türkçesini de verelim:

“Hürmüz gahlar virane oldu, ateşler söndü

Büyük büyükler saklandılar

Sitemkâr Araplar her tarafı harap ettiler

Hatta şehri zora yetiştiler

 

Kadınlar kızları esir götürdüler

Azad erkekleri kana boyadılar

Zerdeştin ayini sahipsiz kaldı

Hürmüz kimseye yardım etmedi.”

Gerek Romalıların, gerekse Sasanilerin, hem kendi aralarında yaptıkları savaşlarda hem de nüfuz alanlarını genişletebilmeleri adına yaptıkları savaşlarda, kurbanları sürekli Kürtler olmuştur. Kürtler başkalarının savaşlarının mağduru ve kurbanları olmuşlardır. İslam, Kürtlerin asırlık acılarına son vermiştir. İslam orduları, Roma ve Sasani İmparatorluğunun sömürgesindeki Kürdistan bölgelerine girdiğinde Kürdlerden İslam ordularına karşı hiçbir saldırıya rastlanılmaz. Amid, Meyafarkin, Merdin, Hakkâri, Wan ve birçok Kürdistan şehri İslam ordularına direnmeden teslim olmuşlardır. Kürdistan'ın birçok şehirleri savaşsız bir şekilde, sulh yoluyla İslam ordularının egemenliği altına girmişlerdir.

KAYNAKÇA:

K. Burkay: Kürtler ve Kürdistan

E. Xemgîn: Kürdistan Tarihi

H.K. Ece: Kur'an'ın Temel Kavramları

A. Demir: İslamın anadoluya girişi

veysi ayazhaberpanorama sitesinden iktibastır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Bize dair: Sezai Karakoç'tan...

Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar, vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı'nın gazabından kurtulamayacaklar.

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." Hucurat-13

Çeşitli Makale ve Denemeler

Kutsal Devlet
"dost"ların kaleminden...
Müslüman Halkların Kürt Karşıtlığı
Şehid Ahmed Yasin
unutmadık sizi...
Başbuğ, Yargı ve Başbakanı “Doğru Yerde Bulunmaya” Ç
İmad Muğniye’nin intikamı alındı mı?
This Is Yo
BİR ŞEHİD, BİR ŞAHİT: ALİ ŞERİATİ
Daralan Vakitler...
İslam kadını aşağılamadı, siz anneliği aşağıladınız!
Özeleştiri... Öze Dönüş...
Zulüm...
amidalı 3
BEN NEYİM?
Seyit Rıza...
zarif adamdan...
Tarihin Sayfaları Arasından Bir Devletin Hikayesi
İslamsız Bir Dünya?
"dost"ların kaleminden... 3
"dost"ların kaleminden... 2
Soru İşareti
Kol Kırma Hakkı
Bir Mazlumiyet Resmi Daha...
Malcolm-X

Kitap

Amidalılar Sürgündeki Diyarbekirliler
Kürt Sorunu ve Müslümanlar

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Önemli Siteler

Haber Panorama
Haber Diyarbakır
Doğru Haber
Haksöz Haber
Mustaz'afların buluştuğu yer
Uyan Diren Özgürleş
Özgür Üniversite
Kültür Sanat
Bilmek yetmez, önemli olan anlamaktır...
İmgelem
İlk ve Tek Aylık Öykü Gazetesi
80 Darbesi ve binlerce cinayete dair...
Civaka Kêsen Azad
Genç Siviller Rahatsız

Dost Siteler

Başörtüsüne Şartsız, Her Yerde Özgürlük!
Bir Şehit Bir Şahit
Bir İmam Hatip Klasiği
Elbruz diye diye..
Doğu Batı

Günlüğe Düşen Linkler

Ve unutma çocuk! Sen de öleceksin, onlar da…
Bir Dostun Sesinden, Çocuklara...
Ne Mutlu Türküm Diyene!!!
El Hac Malik El Şahbaz, Malcolm X
Hitler'i hiç böyle görmediniz!





Web Page Hit Counters

Açelya


Açelya

Yaşama Dair Diğer Resimler
Açelya